05 02 2010

kızıma

istemiştim ki
annen için
annen kadar güzel bir şey yapayım da
rahat etsin içim.
bu yüzden istemiştim ki
annene benze.

eh be yavrum
sen tuttun
bana benzedin.

kızımsın
diyemem çirkin,
işime de gelmez hem,
ama keşke annene benzeseydin
böyle pek olmadı.

şimdi diyecekler ki
anasına bak bi
bi de kızına.

12 01 2010

elif, yeniden.

sözcükler, dünyanın her yerinde,
sesler, kuralı var ya da yok,
senle başlıyor hepsi,
adınla,
bunu hiç düşündün mü?

ilkel kabileler var hala kara kıtada,
gürültülü kaba saba dansları,
biz sam yeli sanıyoruz,
adınla tozuyor oysa sahra kumları.

en gelişmiş kabileleri yeryüzünün,
yeryüzünü yetersiz buluyor,
gökyüzünü hatta,
uzay demişiz koskoca boşluk,
uçsuz bucaksız kara bir çöl gibi,
ilk vaha ay,
gidip yerleşiyorlar,
durdukları yere adını veriyorlar...

bir düşün bunu, adın işte bu.

31 12 2009

çiçek

çizdiğin çiçekti yüzün sağa sola
koskoca gözlerin, ışıl ışıl
sımsıcak yüreğin, kocaman,
arabamın sileceğine sıkıştırdığın
sıkışık zamanlarda
sığdıramıyorum şimdi içime,
olmuyor.
olmadığı için,
ben senin kadar güzel olmadığımdan, yani
çizdiğin çiçek gibi,
üzerindeki kelebek,
ben daha yaşarım güzelim,
sen gülmeye devam et,
neler anlatırım ben sana gene, hızlı
senden hızlı
gidişinden hızlı .


neler yazarım daha,
daha sözüm vardı,
sözüm söz.
sen benim kadar aramadığından zaten
ben getirirdim yazınca,
sen okurdun
sevdiklerini yazmıştın ya bir kağıda
bunları da ekleyiver sonuna,
bir sonraki bahar aradığımda
habersiz gibi.
hiç haber vermezdin ki giderken
yine vermedin,
güz esti mi severdin,
güz arkası kış işte
gidiverdin,
ne başı yılın,
ha sonu,
aşkolsun.

nefesim ensende,
dizlerin dibine
kucağındaydı ya hep başım,
konuşamazdın
fırsat vermezdi dilim,
konuşsaydın;
kimse gelmese
ben gelirdim hani
neden canım, bu kez bilseydim
ya ben gelmeseydim, ömürlerce
gitmeseydin.

18 12 2009

yorumlar üzerine - sivilay lay lom...

berk bey -tanıdığım berk'lerden iseniz bunu berkcim olarak okuyun lütfen-, ne dost arıyorum, ne düşman. benimle aynı fikirde olmaları falan da değil derdim, anlatamamışım belli ki. "uyduğu kadarına şükür" ise zaten temel hareket noktalarına aykırı. belki diğer yorum üzerinden gidersem daha açıklayıcı olur.

sevgili hüsnü, öncelikle şunu söylemek isterim, doğan grubu dediğiniz, tutarsızlık abidesi bir grup, benim derdim zaten bununla. aynı grup değil mi işleri yolundayken iktidarları yere göğe sığdıramayan. üzerinde durduğum mesele tam da budur, tutarsızlık...

elbet birileri de arka plana atılan sorunlarla ilgilenecek, ama demokrasi istiyorum diyerek yapıyorsak bunu, herkes için her konuda isteyeceğiz. günlerdir, yıllardır dayak yiyen işçilerin, memurların yanında polisin karşısına da çıkacağız, eczacıların yanında durup, fikirlerine uymayan her türlü örgütlenmeyi imha çabasındaki iktidarın da. türbanla üniveriteye gidilmez diyenlere de neden diye soracağız, bana ortaokulda öğretmen masasında namaz kıldıranlara da. parti kapatanlara "hayır!" derken, partilerin "başkan benim, ne diyorsam o!" kafalı liderlerine sessiz kalmayacağız.

ya da tıpkı bahsettiğiniz hayvan hakları savunucuları gibi "hayvan haklarını savunuyorum" demek gerek sanki, "insan hakları derneği" gibi ne ile uğraştığını açıkça belirtmekten kaçınmayan örgütlenmelerle ortaya çıkmak. yani "tam demokrasi peşindeyim" demeden, "asker ve yargının anti demokratik uygulamalarının karşısındayım, gerisi, polisti, iktidardı şuydu buydu beni bağlamaz" demek. herkes için her alanda demokrasi değil derdimiz derlerse, amenna. demiyorlar ama işte. sivil olmakla çıplak olmak arasındaki farkı anlamak gerek belki, ben çıplaklıktan yanayım. sivillik tek başına anlamlı değil yani, postalın yerine bez pabuç koyunca olmuyor, aynı yola yürüyeceksen, çoraplarını çıkar, sırtıma çık, her insanın hakları için onlarla yürüyeceksek.

bu sorunların yıllarca arka plana atıldığı doğrudur, ama doğan medyası gibi grupların rüzgarın yönüne göre dönem dönem öne çıkardığı diğer sorunlarımızdan daha köklü müdür bilemem, ama çözümünün bunlardan zor olduğuna katılmam. örnek çok, ama bence;
en başta gelişmemizin önündeki en büyük sorun olan kalitesiz, adaletsiz ve günün iktidarının ideolojisiyle şekillenen eğitim,
ülkenin tamamına hakim işsizlik sorunu ve buna paralel aç, yoksul çaresiz insanların akıl almaz ücretlerle ve son maden örneğindeki gibi ölümle burun buruna koşullarda çalıştırılması,
doğduğum günden beri hiç kaybolmayan devletin siyasiler ve eş-dost eliyle soyulması, gelir dağılımı ve vergilendirme adaletsizliği,
"olası darbe" sorunundan daha zorlu sorunlardır bugün.

dahası, "komünizm gelecek", "şeriat gelecek" ne kadar korku yaratmak için kullanılıyorsa, "darbe gelecek" de o hale gelmektedir an itibarı ile. özgürlükler ve haklar konusunda ilerleme ise gerçekten sorunumuz, bunu sadece belli bölgeler veya etnik gruplar için istemekle yetinemeyiz. yetineceksek eğer, bunu "çıplak" duruşumuzla söylemekten kaçınmamalıyız, "insan" hakları veya "hayvan" hakları savunucuları gibi. ikisini de desteklemekte sakınca görmeme sebebim ikisinin de "tüm hakların" savunucusuyuz gibi bir sahte iddiası olmamasıdır, ne idüğü açıkça belliler.

kaldı ki bu siviller, sizin düşündüğünüz gibi düşünmüyor olacaklar ki, "birileri de bunlarla ilgilensin" demiyor, en tutarsız tavırlarından biri olan taksim'de barolar buluşması eylemlerinde "darbeci baro hoş geldin" yazıyor, itirazlarını da "ey baro, başka konularda neden sesin çıkmıyor" noktasına oturtuyorlar. tam da burada işte, bana örneklerle sorduğum "ey gençler, bu sorunlarda neredesiniz" sorusunu defaten sorma hakkını veriyorlar. ben de "demokratik hakkımı" kullanıyorum, soruyorum. ve maalesef, onları kesmeyen "canım ona da başkaları baksın" cevabı beni de kesmiyor. neyin karşısında durduğumuz kadar, neyin karşısına hiç çıkmadığımız da önemlidir, özetle, çok şey söyler hakkımızda...

insanları ikiye ayırmak gibi bir refleksim yok, öyle anlaşılmak üzücü. insanların 7 milyara falan ayrıldığını düşünüyorum. ünlü şaire gelince; sözlerinden tanıyamadım, internette cümleleri arayınca genç sivillerin/taraf gazetesinin "sivilay abla"sı çıktı karşıma. yazılarını nadiren okumakla birlikte, ünlü bir şair olduğunu bilmiyordum, cehaletime verin. ben evde de dağınıklıktan yanayım, beyinde de, kafa konforum yerinde değil genelde, orada ayrılıyoruz.

7 yıllık istanbul milletvekilinin -12 yıl da orada yaşamış olan- istanbul belediye başkanlığı adaylığı için "müstemleke valiliği" benzetmesi yapabilen, akp'den ayrılıp parti kuran şener'e "boyuna posuna bakmadan parti kuruyor", "bu ağa hangi sinek düşer yahu örümcek" diyen, anap-dp birleşmesi için "arı ile atın birleşmesi mi?" ironisi ve bu ortaklığı katır, kurt köpeği ve sonunda devekuşu görünce"H...tir lan" demekten kendini alamayan tavşanın fıkrasıyla yorumlayan -ve fikrimce düşündüğü kadar kuvvetli bir mizahı da olmayan- bu ünlü şairin yazdığınız sözlerinden daha evladır bana, ünlü bir yazarın şu sözleri: "iyi olmak kolay. zor olan, adil olmak."

esasen bu kadar uzun yazmayı düşünmüyordum, zaten bu gençlerle ilgili yazacağım başka şeyler var daha.
belki onları da yazdığımda daha açıklayıcı, daha anlaşılabilir olurum.

16 12 2009

genç, sivil, postalsız, kadife gibi devrimciler!

genç siviller, bu bloga ilk defa konuk olmuyor. 1 mayıs'ta taksim'de otelden açtıkları pankart*, nokta atışı bir eylem olarak hoşuma gitmişti, ilk defa duymuştum kendilerini. takip etmeye başlamam, o zamana denk gelir.

5 ay sonunda vardığım nokta şudur; bu genç ve sivil ve en demokrat arkadaşlar, protestolarını asker-ergenekon-darbe ve etnik meseleler ekseninde sınırlı tutmakta, bu konulardaki protestolarında katı bir söylem kullanırken, kişilerle ilgili birkaç örnek -vecdi gönül'ün mübadele, cemil çiçek'in dtp, erdoğan'ın sudan ile ilgili sözleri ve genelkurmay'la hemfikir olduğu konularda söylediklerine, "tek devlet, tek millet" demesine tepki koymak gibi- dışında hükümetin/iktidarın herhangi bir anti demokratik tutumuna rast gelmiyor olacaklar ki, (örneğin onlar otelden pankart sallarken, otelin kapısından giremeyecek işçilerin taksim'e sokulmaması**,buna mukabil polis haftası için bu alanın kullanılabilmesi, örneğin onlar genelkurmayın tamamının cuntacı, istanbul barosunun çağrısıyla toplanan 46 baronun kompil darbeci olduğunu bağrınırken, polise istediğini infaz edebilme, istediği evi basabilme ferahlığı verilmesi, veya disk yöneticilerinin aralarında "işçi eylemlerine destek vermek" suçunun da bulunduğu suçlamalarla gözaltına alınması), sadece bu kişilerle ilgili açıklamalarla yetiniyorlar, ama akepe önünde hükümet/akepe ile ilgili bir eylemi yalnızca partinin kapatılması davasını protesto için yapıyorlar.

"sabih amca"dan çok rahatsızlar mesela, ama recep abilerine sormuyorlar, kalpazan mısın değil misin, kaldıracaktın dokunulmazlığı, 7 yıldır hala öyle duruyor, ne olacak?

"iktidara sırtını dayayarak sünnileri ötekileştiren" alevilerin cem evleri ibadethane olsun isteğine "toplumun hazırlanması gerek" veya "alevilik din değildir. cem evleri ibadethane değil kültür evidir" diyen abilerine sormuyorlar, din sadece islam, islam sadece sünnilik midir, din, bundan mı ibarettir?

"elleri ayakları bağlanan meslek liseli arkadaşlarıyla aynı kulvarda yarışmaya zorlanmaları içlerine dokunuyor", ama sünni islam dışında bir dinle ilgilenmeyen zorunlu din derslerine girmemiş olacaklar ki, bir alevi veya bir ateist veya bir yezidi veya bir süryani'ye bunları öğrenmeyi neden zorunlu tutuyorsunuz demek akıllarına gelmiyor. özerk üniversiteler, eğitim eşitliği ve dahası eğitim sonunda oluşan işsiz ordusu ise ilgi alanlarına girmiyor.

"anıtkabir’i komşu kapısı yapan kaygılı vatandaşlar" oruç dayağı yediğinde, ramazanda avukat döven dolmuşçular, çocuğunu döven babalar hakkında ne yapacağız abi demiyorlar...

"tüm askeri darbelere daveti en önce yollayan cüppeli hukukçulardan" çok dertliler, ama karısının kulağını kesen adama karısını geri veren mahkemeyle bir dertleri yok, veya 15 aydır ne ile suçlandığını bilmeden ve bir cüppeli dahi görmemiş adamı hapiste tutan mahkemeyle.

"gençliğe hitabe"den sıkıntılılar, sivil ve itaatsizler ama, "bursa nutku uydurma bir sivil itaatsizlik belgesidir" diyorlar. "putlaşmış" atatürk'ten sıkıntılılar, "topluma öcüler gösterilerek darbeler yapmak" isteyenlerden de, ama her gece rüyalarıma "darbe yapacaklarrrrrrrrr!!!" diye öcü gibi girmekten tuhaf bir zevk alıyorlar...

özetle, tutarsızlar. aslında bir yönleriyle tutarlılar: asker, yargı, türkiye'deki en büyük beladır diyorlar. türban, meslek liseleri, kürt açılımından başka sıkıntı yoktur diyorlar. bunların topu darbecidir, diyorlar. iktidarla sorunları ufak tefek, ama darbeci asker ve yargıya her fırsatta hesap sorarken, "akp'nin günahlarını sevaplarını bir tarafa bırakıp, yıllarca kaprisleriyle, saray entrikalarıyla bizi bunaltan zevk sefa düşkünü padişah’a ve onun bürokrasi, medya, siyaset ve yargıdaki kapıkullarına karşı demokrasinin yanında kazan kaldırma zamanıdır" derken, ulaştırma bakanınızın oğlunun batan gemiyle ilişkisi nedir, maliye bakanınızın oğlunun mısırları ucuza getirmesi ne demektir, recebin oğlu pırlantacı diye mi kdv sıfır, ekmekten, kömürden aldığınız kadarını da almıyor musun demiyorlar, şehzadeler doymadı mı, bez pabuçlarının ipinde değil.

demeyecekler de. kazan kaldıran yeniçerileri sorosun, saray entrikalarıyla kendilerini bunaltan o padişah her kimse, onu güllerle devirip, yeni padişahın, şehzadelerin kapısından beslenmek istiyorlar. köşklerdeki peri masallarında bez pabuçlu prens olmaktan pek memnunlar. en fenası, siviller. üniformalı olmadıkları için, ilk bakışta tanımak zor. siviller, ne idüğü belirsizler...

az daha sonra, biraz daha tanışacağız...



*http://birolozdemir.blogspot.com/2009/05/son-yazya-ilavedir-pes-bravo-diyorum.html
**http://birolozdemir.blogspot.com/2009/05/ben-diyorum-polis-haftas-sen-diyorsun.html

15 12 2009

bu soros, bu çocukları...

bodoslama olmaz... neden? az sonra...

12 12 2009

c'est bien (ya da yaşasın halkların kardeşliği)

ankara ankara olalı böyle fransız görmedi diyor bilenler. daha da bilenler diyor ki hatta, ne osmanlı ne afrika ne asya görmedi böyle eziyet frenklerden; bu ne ola şimdi? temaslar kuruluyor, fikirler teatide, bütün bir siyaset güruhu avrupa'nın peşinde, hâlbuki avrupa işinde gücünde ve aldığı bütün sıkıntılı nefesler ensemin dibinde. bir elim civar müesseselerde olmasına rağmen sen içindeyken bunların, ayaklarım annemin korkuyla ağlayan ve hayran hayran bakan gözleriyle oturduğu bankın üzerinde, champs-elysées'de.

sinir elektrik olmuş içimde, damarlarım kablo, ve sigorta, atmaya doyamıyor. bana her bakışın fıldır, ama devreyi tamamladığı zaman dizkapağınla burnum kulağım ya da parmağın, uzun menzilli her bakışın bana zûldür, ha, güzeldir her türlü; ver gruuvu. bu bakışların ikisi çok benzemese de birbirlerine, her ikisinin de tıpatıp benzediği bir üçüncü var diyor ısrarla bilenler, bilmeyenler daha da ileri gidiyor üstelik: "kardeşmiş bunlar...". gözlerden kardeşlik tespit edebilen tuhaf yeteneklere sahip insanlar var, ama insan çok işini göze gerek kalmadan tek elle görebiliyor ve ikincisini ne yapacağını çok zaman bilemiyor diyor bazı bilimsel bulgular; en güzeli, varsa civarda, bebek kokulu frenk teni, ya da huzura karşı yatır beni, tırmala beni okşa beni, okşa okşa okşa...

kardeş kardeşe bunu eder mi, kardeş kardeşin aklını alır gider mi, bu işte bir iş var, ya bir film çeviriyorlar macera-komedi, bizi dublör ettiler içine, ya da türk'ün avrupalıyla geçmişten günümüze ilişkilerini irdeleyen bir belgesele meze. fark etmez ama, nikah kıyılacak olsa bile bir fırlayacak olur muhakkak gözümüze soka soka bakışlarımızı: "durun! siz kardeşsiniz!!!".

kardeş...