şurada devam ediyor yazılar:

http://duman6.tumblr.com/

tumblr kullanıcısı olmadan takip etmek, yorum yazmak falan mümkün değil, ama olsun, belki adresi bir kenara not eder, ara sıra bakar, okursunuz diye.

http://birolozdemir.tumblr.com/ var bir de, duman6 salt yazılı, bu onun resim, video, müzik vs. ile zenginleştirilmiş hali.

hoş geldiler!

hepsi otuz beş saniye sürmüş, önce biriniz, hemen diğeriniz; bozup rahatınızı, almışlar aramıza. ben varana kadar dünyadaki ilk odanıza, ağlamış giyinmiş susmuşsunuz bile. fotoğraflar var elimde, bakakalmışım öylece gördüğümde, bakışımdan belli, anlamamışım pek bir şey, şaşakalmışım. şaşkınlık gider gitmez üstümden, bir tuhaf duygu almış yerini; burnum kızarmış, kocaman bir palyaço burnu gibi yüzümün orta yerinde, belliydi zaten bakamayışımdan kimseye, ağlamışım.

kaç dakika sürdü acaba, hatırlamıyorum, mayıstan geçtim, haziran oldum, yıllar sürdü. kavaklıdere'de dut ağacı buldum, iki tane. en son yediğimde çocuktum, ağaçlara çıkar, dalları sallardım, sayarak yedim duvarlara çıkıp, sırayla, ikinizin birer ağacı. yukarı çıkıp, odanızdan görünen bu çelimsiz ağaçların üzerine isminizi geçirdim, kavaklarda izim kalmadı, hepsinin kabuğunu kendim çizmiştim ellerimle, hepsini sildim... şımarık baharları özlerdim her mevsim, yağmurlarla paklanan bir güzel yaz buldum, korkuyordum ya hep gelmenizden, eski korkuların hepsini dutlarla yuttum.
kızım, doğdun. benzemedin bana hem, ah sen, ne güzelsin... adını bulduğumda daha kendim çocuktum, garipsediler, vazgeçerim zannettiler, toydum; yirmi yıl geçti neredeyse, inadım inat, koydum. başka hangi adları nasıl sevdim, hepsini unuttum, ama mavi, küçük güzel elma kurdum, bilsen ben seni gördüğüm an neleri yeniden buldum. adının başına bir de işaret koydum, merakımdan sözcüklere, çok lisanlar duydum, kızım, hepsinin başı sen. çok şarkılar dinledim, büyülü sevdalarla kalemler biledim hep, çok şiirler okudum, yazdım yazdım bozdum, kızım, hepsinin sonu senmişsin meğer. neler taşıdı çürümedi omzum, çık, istersen eğer, senindir artık, ömrümce...

oğlum, sen istersen benze demişim, bu kadarını tahmin edememişim. önümde iki resim kaç gündür, kimi bulduysam sorup durdum, sonunda ikna oldum. ama endişelendirme beni, düşünüp durur bakışların var, elin yanağında, şimdiden var mı aklın, varsa neler aklında. benden güzelsin sen, daha güzel şeyler olsun hep hayatında, canını sıkıp kafanı yorma fazla, cevap bulamayacağın soruları sorma boşuna. beceremediklerimi yapmaya gelmedin, aman ha, yanlış anlama. istediğim şey yok, istediğin olsun hep, ben elinden tutup yolunu açmaya varım yanında, önünde değil. arkamdan gelme, uzun gelir yollar, üzülür yorulursun, ama korkma da bunlardan; ne zaman lazımsa çık, boş bir omzum.
gelir gelmez siz, bütün yüzükleri çıkardım. üzerinde "bebek" yazan renkli plastik yüzükler var elimde şimdi, takamam, avcumda öyle duruyorlar. herkesi aldım artık bugün kalbime, siz durun, siz kalbimi teslim edeceğim ellersiniz taptaze, bir çift sapasağlam, güçlü, ve bir çift narin, şefkatli. şimdi bütün renkler sizin üzerinizde, artık hepsi mavinin tonları sadece, sesinizin tonları bütün nehirlerin gürültüsü, gökyüzünde ne varsa, gülüşünüzde...

ikiniz, geldiniz, miniciksiniz...

gözlerinizi diktiğinizde gözlerime, yenilmez kocaman ordular gibisiniz, zihnimi, kalbimi, dizlerimi fethettiniz. elleriniz dudaklarıma değdiğinde lezzeti evrende yok iksirler gibisiniz.

göğsümün üzerine boylu boyunca yattığınız zaman, kalbimi durduran gözlerimi karartan uykuları canlandıran küçük parlak alevlerimsiniz. ağzınızı açtığınızda evrenin en güzel sesi çıkacak sanki, kokunuzu hatırlatacak çiçek yok.

siz ikiniz, geldiniz çarptınız beni defalarca, bölüne bölüne küçülmüş ruhumu topladınız avuçlarınıza, kim girmişse kalbime çıkarıp attınız, kalbimi çekip durduğu yerden, teslim aldınız.

siz bebeklerim, gün ışığısınız bana, nereye çevirsem kafamı, gözüme en yakın. güneşsiniz ayrı ayrı, ne zaman çevirsem gözlerimi üzerinize, kamaşır büzüşürler. artık ağlamaz dediğim gözlerim, paylaşıp birer birer, ne kadar derin kuyular açtınız ki diplerine, kuruttunuz...

ben aşka tarif aradım bunca zaman, nerede ararken sizde buldum.

ben büyülü yazılarımı zarif sayardım, kafamın içlerinde kalemler kağıtlar saklardım, hepsini kırıp yırtıp attım.

ben bütün muskalarımı yanımda taşırdım eskiden, kimse bilmez öykülerimi kuğulara anlatırdım, aynı kavşakta bir aşka düştüm şimdi yeniden.

ben aşka düşünce kalkamazdım, siz gelmeseydiniz çocuklar, ben herhalde bu kapkara kuyudan çıkamaz, bu uykudan hiç uyanamazdım.

şimdi ben bu defa, istiyorum ki artık hakkınca sevebileyim, şimdi ilk defa, bekliyorum ki sevecek beni birileri, öylece, olduğum gibi, hiç ellemeden, üstümü başımı düzeltmeden.

şimdi artık biliyorum ki az sevmişim herkesi, ne sevmeyi becerebilmişim, ama ne esip gürlemişim, ne bakmayı, dokunmayı...

şimdi çocuklar, sanırım çok uzak ölmek. tam şu anda güzeller, siz uykudaki melekler, kollarımdan tutup beni atacaksınız havaya, nereye düşsem oradasınız artık.

şimdi ben yazacak bir çift laf tutuyorum aklımda, şimdi artık zamandır, gülüp oynayalım, geldiniz işte; esas kız, esas oğlan, şimdi çocuklar, sonunda bir büyülü romandır küçük ucuz hikayeden hayatım.

siz, nelere vesile oldunuz, sesimi yüzümü unutmuşlara ne güzel cümleler kurdurdunuz.

gün doğmadan uyandırdınız beni bir sabah, yıllardan sonra, gece uyutmadan, daha doğmadan.

şimdi geceleri uyandırmadan beni melekler gibisiniz, hiç uyutmadan nasıl becerip başınızda nöbetlere dikersiniz, daha yüzüme gülmeden, belki kimim bilmeden hem de, daha dile gelmeden hem de. siz böyle durduğunuz yerde, nelere kadirsiniz...
bir defa daha cesaret edebilir miyim oturup sizi yazmaya, çabalamaya? bilemem oğlum, kızım, sanmam. sanki şu ömrümün tek marifetisiniz, siz, tarifsizssiniz. inanın çok denedim, yazdım yazdım sildim; ne yazdıysam eksik, nasıl yazsam yavan. şimdi desem ki ben, aldım kalemi elime, bebeklerimi yazdım, bildiğin yalan.

şaşkın babanızın dili bu kadar dönüyor işte, yine de yazdım, iyi kalpli melekler değil misiniz, herhalde af edersiniz.

giderayak: ne umdular, ne buldular...

hızlıca geçelim üzerinden. ne umarak blogumuza gelmiş bakın ziyaretçiler.

1. michael jackson'cılar: maykıl ceksın olarak aransa da daha ziyade, ceksin, çeksın, mykl ceksn, mhaykıl jeksın, maykıl cekasın, maycıl jacksın, michel, maykıl yiğit olarak geçtiği de oluyor. her şeyini merak ediyoruz. daha çok celebrity yazarsam daha çok ziyaretçi geleceği o kadar belirgin ki. günceli takip etmekte zorlanmak fena. olsun, bebeler mühim. öne çıkan aramalar şöyle:

sahne ve özel yaşamı: küçüken, türkiyeye geldiği görüntü, bed, kıriminal, şarkıyı yazıyor, bar yaktığı klip, saçlarını yaktığı videosu, şov.maykılsın şarkısı, evrimi, istanbülkonserli, yüzünün yanışı/ölümü, ölümü son kayıdı, ölürken yüzü nasıldı, karısının ismi ne, baksın çeksin şarkıları!

elbette: öldükten sonra ortaya çıktı , ölmedimi, dünyada maykıl taklitleri, taklidi, maykıl ceksın taklidi yapan asker,

ilk üç:
madanna michael a dediki,
michael jackson pipi/maykıl ceksın pipisi,
mayk!


2. çeşitli birol'lar arayanlar: genelde yanlış birol'u bulanlar elbette bunlar. şöyle ki -sonuna-başına birol veya birol özdemir veya birol başka bir şey koyarak- şunlar aranmış, bana gelinmiş:

fecabook, fujıtsu blog, ögretmen istanbul ümraniye, başbakanlık, kızılay maden suyunda calısan, .go@blogger.com, sigortacı, erzincan, bandırma, marklin, genç osman müdür, eller çeksin nazını şarkısını söyleyen erkek, özdemir orman ürünleri, istanbul meb, arif, rize, dolandırıcı!

ilk üç:
elif mavi babası birol (doğru adres, torpille ilk üçte),
hacettepe üniversitesi türk dili ve edebiyatı mezunu birol özdemir her zaman yeniden yazılabilen bir,
leybi birol özdemir.
(leybi? beybi olmasın o?)

kayacan kardeşimi arayanlar da var, buraya en yakışanı "baloncu ege kayacan"dır.

3. coşkunlar: bunlar "coşkun"un evde takılanları.
çıpla k abileler vidio, adamın pipisini emen kız, pipili popolu, popolu pipili videolar, fecebook aç, pipisi havaya kalkan adam, serkan cingöz sevişme sahnesi, adalet menn sevişme sahneleri, iki aile oğuz ile serpil sevişme sahneleri, ah deme oh de özden yüce sevısme sahnesı, ofla beni tık tık beni şarkı
İlk üç:
Memesi ve fındığı açık kız resmi,
karıyı düdüklüyor
pipi!

4. fikri olanlar ve arayış içindekiler: bunların bir kısmının nasıl buraya yönlendiği belli. ama bir kısmı hakkında hiç fikrim yok.

cahit sıtkı tarancı yalandır kaygısız olduğu
orhan veli kanık öksür
bugun senin dogum gunun bana geldigin gun benim dogum gunum
ayamadım ne demek
çocuklarına el kaldıranlar
ankara yahyalardaki yeni köpek yeri
pandaların nesli niye tükeniyor
bursaLı gençLer Lay Lay Lom ... cansu sözleri
empe3 araba takılan
canakkale readlight
-anne bak, kral çıplak!-yavrum, mesele kraln çıplak olması deil; kral olması. /
abdullatif şener tutarsız biridir

5. güzel söz söyleyen birilerini arayanlar: blogumdan faydalanabildiklerini sanmıyorum, üzgünüm. bütün bunları arayan tek kişiyse -ona bakmadım doğrusu-, yazıları yazmak istediği kişinin de tek kişi olması ihtimali neşeli.

söylemek istediklerim, 18ici dogum gunu sozleri, güzel bir bayana yazılacak sözler, bir bayana yazılacak en güzel yazılar, ölmüş kişinin fotoğrafına yazılacak sözler, çiçek üzerine yazılacak notlar, hocaya yazılacak sözler.

6. ne umdun ne buldun ile ilgili bir şeyler aramasına rağmen umduğunu bulamayanlar:
ne umdunda ne buldun, umdunu deyil buldun, neleri buldun, ne umdun neler buldun, neyi buldun sitesi!

sizler için değil ama, benim için en şaşırtıcı arama ise şudur, arayanı buraya getiren: "fahir ve pelinin düğününden ilk kareler".

"aslında çok komik olabilecek bir yazıyı ne kadar yavan yazabiliriz" sorusunun cevabı olan bu yazıyı buraya kadar okuduysanız, tebrik ediyor ve arada en azından gülümsemiş olduğunuzu umuyorum. bir nev-i yasak savma oldu, farkındayım. idare edin. bebelerimin yazısını da blogger günlerimi noktaladıktan sonra tumblr'da bol neşe vaadediyorum. az kaldı.

son cümlelerimizi bağlayalım, kapatıyoruz.

taşınıyoruz aslında.

yorucu bir seyahat sürecinin sonunda, blogger'dan taşınabilirim artık. bir kısım otomotiv dünyası işlerinin üstüne ankara'da Olgu'mun ismini okulumuza yazdık sonunda, eve döndük, biraz hasret giderip bebelerle, biraz soluklandık.

sorun blogger'da değil, bende. tumblr daha bir tembel işi gibi. en azından fotoğraf-video-audio üçgeninde sağladığı kolaylıklarla. bu sebeple, şu an okuduğunuz bu bilgilendirme yazısından sonra 2 -yazıyla iki- son girdi yapacağım buraya. bu 100. blog girdisi buradaki, 101.de gitmeden bir kez daha "ne umdun ne buldun" yapacağız. buna ege'den özenmiştim biliyorsunuz. belki yine ona özenip, kendileri zaten komik olan arama sözcük/gruplarını üzerine konuşmadan, belki dayanamayıp iki çift laf ederek.

son olarak, doğumlarından bir önceki gece hoş gelişler ola diye karşıladığım meleklerim deniz ali ve elif mavi'ye, doğdukları hafta yazmaya başlayıp, hâlâ bitiremediğim isim bile koyamadığım "hoş geldiniz" yazısıyla blogger maceramı tumblr maceram olarak sürdürmektir niyetim. bu, sürekli fikir değiştiren zihnim yeni bir talimat yollamadığı sürece bebelerimle ilgili internette paylaşacağım son yazı olacak muhtemelen, zira şu bahsi geçen hoş geldiniz yazısında bir şey çıktı ortaya: ne yazsam eksik, nasıl yazsam çirkin. beğenemiyorum, bitiremiyorum. ancak onlar kendi bloglarına kendileri yazmaya devam edeceklerdir sanırım :)

gerçi blogspot maceramın finali yakışıklı da oluyor: 102'de bitiyor, annemle başladı, çocuklarımla bitecek...


tumblr kullanıcısı olanlar izlemeye alırsa haberdar olup memnuniyetle geri izleme yapacağım tabi ki...

sesleri duyan var mı?

bugün 18.000 yazıyor gazetelerde. onbinler hala altında yıkıntıların. herkes birşeylerden şikayetçi, halk, medya, devlet, herkes suçlu arıyor. "devlet yok", "müteahhit katil", avazı çıktığınca bağırıyor. bağırttıran kadar suçlu bağıranların kimi oysa, 25 yaşındayım, gözümü açtığımdan beri o kadar az gördüm ki bu ülkenin insanlarını birbirine dost. güzelleşmek için içmek yetmiyor işte, karşı kapının ardını hatırlamak, birlikte, dayanışmayla hareket edebilmek için, her gün yüzüne bakıp ırkına dinine ideolojisine sövdüklerinizin de insan olduğunu anlamak için, şart mıdır bu ülkenin, devletin hatta, sistemin ve katillerinin üzerinize çökmesi? bir farkınız yok, görmüyor musunuz kireç beyazı suratlar ve kaskatı vücutlar görmeden, bu feryatlar ve yakarışların kulaklarınızı patlatması şart mı? bu düzen, bu eski paslı utanmaz sıkılmaz düzenler, otobüs camındaki sinekler gibi öldürüyor bizi karayollarında, trenler soldan gider çünkü, bunlar trene bakar gibi bakıyor yaşantımıza.otuz küsur yıl önce yaralar sarılacaktır diyor bir tanesi, erzincan'da yedi yıl önce, onun yaptığı bina ilk yere yapışan, üstelik hastahane, yaşam için yani ama ölüme kısayol oluyor, bugün yine "yaralar sarılacaktır", çuvallara battaniyelere torbalara doldururken insanları. ölülerinizi bulmayı bırakın, yerlerini biliyorsanız şanslısınız, bu adam suretliler terliğin altındaki böcek gibi eziyor bizi binaların altında. aslında gerçekten elleriyle temizlemeleri gerekirken tuvaletleri, tren zannediyor sefaletimizi, öyle bakıyorlar, çünkü işleri "bakmak", size gelen yardımı sizin adınıza seçiyorlar,yunan kanıyla yaşamaktansa ölmeyi, ermeni battaniyesine sarınmaktansa donmayı tercih edersiniz, daha mı iyi bileceksiniz büyüklerimizden?

simsiyah harflerle bağırıyor günlerdir, bütün gazetelerden televizyonlardan isyanlar yükseliyor, bu medya en büyük dostumuz! erzincan'lıyım ben, 39'da ölenlerin sayısını biliyorum da 92'yi hatırlamakta zorlanıyorum. çok olmadı adana yıkılalı, alın kameralarınızı mikrofonlarınızı çıkın sokağa, sorun bakalım kaç can gitti orada bina temellerine. yanında ama hülya'nın son kavgasını, bülent'in kocasını da sorun, oktay'la serdar'ı, bakın bakalım hangisini bilecekler, bir düşünün bakalım, neden? bu medya bu halk için ilk defa birşey yapıyor -gibi görünüyor- ise, neden bir kerecik olsun kendi suçunu bağırmaz. en iyi bilen değil midir, hafızası yok bu toplumun, e paranın kölesi medya, susurluk'u unutmakta bu toplum, görmüyor musunuz. bu profesörleri ilk defa görüyoruz mesela, sevda'nın seda'nın götüyle kapladınız ekranlarınızı, yedikleri çok önemliydi. hatırlamaz bu toplum elbet adana'yı, hatırlamayız civanları horzumları, yüzüne asbest süren bakanları, dikili ağacı olmayan papatya çocuklarını. mercümekleri, çöplüklerde madenlerde patlamaları hatırlamayız, hakan şükür'ün, hande ataizi'nin, elbette nadide sultan'ın bombalarını patlattınız, ağaç kabuğu gibi hafızamız, ucuz bıçaklarınızla iboları kazıdınız hep. bekliyorum ne zaman ağlatacaksınız yapış yapış starlarınızı. yine de tebrikler, el kadar çocukların yüz küsur saat sonra canlı çıkması kadar şaşırtıcı şu haliniz, umarım çok sıkıntı çekmezsiniz.

tek bir umut doğuruyor bu yıkıntılar, kameralara bakıp valisine "gelmesin buraya o adam!" diye bağıran genç, bakanın yardımını istemediği gavurlardan alkışlarla, gözyaşlarıyla özür dileyen, hayatta kalmanın yüzüne bıraktığı küçücük gülümsemeyle teşekkür eden bu halk, onlarca yıldır sırtında bağdaş kuranlara ağız dolusu küfreden anneler, babalar, evlatlar, sanki silkinecekler gibi görünüyorlar. canını, canlarını ve ölülerini tırnaklarıyla güneşe çıkaran bu insanlar, onurlarıyla, acılarıyla yıkacak gibi bu aşağılık siyaseti, bu pis politikacıları ve sakat bürokrasiyi, tüm bu iğrenç düzeni. ilk defa farkındalar sanki sömürüldüklerinin, emek, inanç, duygularının bu tuhaf yaratıkların gözünde sadece paraya dönüştüğünün, çocuklarının, ana babalarının tek bir sayıdan ibaret olduğunun. bir umut doğuruyor bu yıkıntılar içimde, yıkıntılar arasında savaşmıştı kurtuluş için bu ülkenin insanları, belki yeniden.

ama ne yazık, ne zayıf bir küçücük umut bu, toplarla gemilerle değil, plazalardan ağalar beylerle saldırıyorlar artık, ne yazık, geçecek günler, yeni medyalar, yeni düzenler, unuttura unuttura vuracak gene ensemize, gene binalar değil, kendimiz gömeceğiz birbirimizi bir kaşık suya ellerimizle.

bu böğüren hayvanların sesini duyan yok mu?
24.08.1999 - Ankara

babalar...

her yıl, haziran, 3. pazar. kişisel fikrimce saçma günlerden bir diğeri. zaten bu ler-lar günlerinden manalı bulduğum yok. biraz anneler günü, o kadar, ki o bile aslında. sevgiliyseniz mesela, ne yapacaksınız o gün ayrıca, sevişin işte yine. ya da "baba" ise babanız, bu gün ne, niye? annenizse hele adı geçen, günü mü olur, anneniz işte, daha ne! düşünün, dünya çocuk günü bile var, dünyanın çok yerinde ayrı gün üstelik, oysa ki her dünyanın her günü aslında aynı ve sadece çocukların.

ben taze babayım, izleyenler, tanıyanlar biliyor. en son, bebelerim dünyaya gelmeden önceki gün bir yazı yazdım onlara, hoş gelişler ola. karamsar ve acıklı bulanlar oldu, beğenip övenler de. o yazıdan sonra elim tutuldu, ne yazacağımı bilemedim. bilgilendirme olsun işte bu vesile ile: yeni yazı yazmak çok zor, bebelerden bahis dışında. eski yazıları araya atarak, onlara yazacağım yenileriyle karıştıracağım artık herhalde. aslında şu arada fark ettiğim kadarıyla, onlara yazmak kısmı da hayli zor. sürekli not alıyorum, sürekli elden geçiriyorum, ne yazarsam sanki hep eksik, hep çirkin, onlar, o kadar güzeller... ama şu veya bu şekilde, yazılacak elbet, hele bir uykular düzenli hale gelsin, az da olsa.

sadede gelelim. bugün babalar günü. son iki hafta olduğu gibi, bugün de babalıkla geçecek benim için. daha az uyku, daha az gezmeler, daha az bilgisayar, daha az dergi... daha az her şey. daha önce olmadığı kadar çok sevgi buna mukabil. bugün bilgisayar başında harcayabileceğim zamanın tamamını çocuklarımın resimleri, yazılarıyla geçirdim bile. ben çocuklarımla mutlu sevinçli oynaşır uğraşırken bugün, manasız da olsa, babalar günüdür, dünyanın her yerinde her gün ve daha yeni üzerinde yaşadığımız topraklarda geçen gün, bazı babaların çocukları, başka babaların çocuklarını öldürüyor. halbuki, bu -muhtemel zoraki- katil ve bu bahtsız çocukların hepsi, dünyaya ilk geldiklerinde istemsiz hareketleriyle bile, insanları sadece güldürüyor...

bu korkunç vahşi dönüşümü çocuklarla ilişkilendiremiyor zihin. acımasız babaların arsız doymaz hırslarından korkuma, çekindim hep çocuklarım olması fikrinden bunca zaman işte. şimdi burdalar artık, şimdi elimden gelebilecek mi bilmeden, daima mutlu kalabilmelerine çalışmaktan başka bir şey yok yapacağım. ben onları neşelendirmeye çalışırken bugün, ben bunları yazarken buraya şu an, yeni babalar yeni acılar içinde kavruluyor dört yanında dünyanın.

dünyanın her günü, çocukların oyun günü, öyle bırakamıyoruz. dünyanın bütün babaları, bütün evlatlar, zarar verdiklerinin de birilerinin evladı, babası olduğunu hatırlayabilseydi keşke o an. şu an ben yıkanmakta olan bebeklerimin ufacık sızlanmalarından kaçarken en uzak odaya, bu şehirde bir başka baba, ölü bedenini bekliyor evladının, ağıtlar arasında...

babalar gününüz kutlu olsun...

bu ve benzeri günlerin hepsinden tez zamanda kurtulunsun. hepimizin günüdür zaten, hepimizin istisnasız olduğudur çocuk, her ülkenin her günü çocukların, her insan evladı artık doğduğu gün gibi tertemiz olsun.

babalar "baba" olsun, babalar çocuklarına başka çocukları ve babaları da anlatsın, anneler anneleri. yeter doluştuğu yalan dolan kurmaca değerlerin, savaşmak için üfürükten sebeplerin tazecik zihinlere, çocuklar insanı yiyip bitiren bütün mavalların canına okusun, çocuklar artık, kendil çocuklarını beklemeden de anlasın sevgisini de, acısını da evladın.

çocuklar baba olacaklarsa bir gün, şimdi nasıllarsa öyle kalsınlar, babalar, ara sıra gözlerini ayırıp biricik yavrularından, diğer babalara baksınlar çocuklarını sarıp sarmalayan... insan evladına diş bileyen, el kaldıranlar, indirmeden önce bir an için olsun kendi çocuklarının çaresiz, çırılçıplak, savunmasız, pirüpak bakışlarını hatırlasınlar.

hatırlasınlar ki vazgeçebilsinler.

ki babalar günü kutlu olsun...

hoş gelişler ola

kuzularım, geliyor musunuz...

hiç bilmiyorum henüz nasıl seveceğim sizi, yarın öğrenirim belki, ama sanki yine bilemeyeceğim nasıl seveceğimi, incitip incitmeyeceğimi dokunurken.

bildiğim bir şey yok, az çok tahmin ediyorum olacakları, ayırt etmeden dama atacağımı herkesin ayağındaki her pabucu mesela. hiç mesela, sevdiğim bir şey yok sizi sever gibi.

korktuğum bir şey yok üzülmenizden başka herhalde, kırılmanız kadar, yok yüzünüzdeki gülücüklerden başka düşündüğüm.

siz geliyorsunuz ya şimdi bebekler, ben gidiyorum. yıllar sonra yeniden var oluyorum gibi, dönüşüyorum, başka bir şey oluyorum şimdiden. sorsalar ne olduğumu, bilmiyorum, öyle sandığım şeylerin böylesini, aslını öğreneceğim belki. içimde artık başka bir şey yok, burnum, kulaklarım tıkalı, aldığım tek koku yok, duymuyorum varsa eğer sesleri. bunca zaman nereye değdi dudaklarım, bütün tatları unuttum, tuttuğu kalemi hissetmiyor elim, öylece bekliyorum: incecik sesiniz, taptaze kokunuz, yanaklarınızın tadı ve eşsiz yumuşaklığı minik ayaklarınızın, gördüğüm bir şey yok şu an, bilseniz...

ama hatırladıklarım var kafamda çocuklarım, güzel kızım, güzel oğlum, sisli puslu hayal meyal görüntüler, öğrendiklerim var, ne kadarı doğru bilmeden. aklımda sadece mutluluğunuz var ne zamandan beri; sudan çıkmış balıklarım nasıl gülecek, aralıksız, ömür boyu. hesabımda kitabımda yalnızca bu var kalbinizin atışını duyalı beri, sizi küçücük fasulyeler gibi gördüğüm gün dün, düşündüğüm başka şey yok.

önümde bir hayali perde, çoğunu hiç tanımayacağınız adamlar kadınlar, oyunlardalar, benim aklım fikrim savaşmadan dövüşmeden gülüşmenizde. rakibini izleyen bir hoca gibi bütün filmleri ileri geri sarıyorum durmadan çocuklarım, takımım sizsiniz, yedeksiz, yalnız ikiniz. bütün oyunları sil baştan gözden geçiriyorum perdede, tek tek, mücadeleye girmeyin diye çirkinlerle, hileli oyunlara yenilmeyesiniz daha çocukluğunuz bitmeden, onlara uyup adaletten ayrılmayın diye. sevincimize neşenize göz dikenlerle, derdi gücü birilerini yenmek olanlarla aynı yerde gezmeyesiniz, hiç kaybetmeyesiniz diye güzel masum bakışlarınızı.

tanıdığımı sandıklarımı ne kadar tanırım bilemem çocuklar, geç geldiniz belki yanıma ama iyidir, anladığım bir şey yok hala hayattan. ama gördüklerim var işte güzellerim, gözden geçirdiklerim, öğrendiklerim var yarım yamalak. ve artık görevlerim var, bildiğim bir şey yok ama yine de bebeklerim, sözlerim var dilimin ucunda, size anlatacaklarım var...

zor işiniz, iyiydi herhalde keyfiniz, ama buraya kadar sudaki gezintiniz. artık nefes alacaksınız, ağlayacaksınız, ("son olsun bu"), yavaşça gözlerinizi açacak, annenize sarılacaksınız... bunu sakın unutmayın, her nefesinizde ve dudaklarınızdaki her gülüşte ve her damla yaşta gözlerinizdeki, annenizi arayacaksınız.

işimiz zor evlatlar, burası bir acayip yer, üzerinde hayvanlar var, bitkiler ve toprak altında, su var, hepsinin ismi var, deniz gibi, hepsi ayrı renk, mavi kimi, hepsi güzel, seveceksiniz. ama en çok insanlarla yaşayacaksınız çocuklar, çok zor işiniz; "insan"ı sevmeden insanları sevmeye çalışacaksınız, "insan"ı anlamadan insanlığı öğrenmeye, bir tanecik olsun insan tanımadan ölmemeye.

tanımak isteyeceksiniz insanları elbet, isimleri var, sıfatları var hepsinin, anlaşılmaz hırsları, bitmeyen istekleri, öğreneceksiniz, renkten renge girecekler şaşılacak hızla, önleyemezsiniz, sıkmayın sakın tatlı canınızı.
arkadaşlarınız olacak yavrularım, bazıları arkadan taşlayanlarınız bir gün aniden, siz farketmeden, hala sırtınız dayalı zannederken canınızı yakacak bile isteye.
öğretmenleriniz olacak okulda, sokakta, her yanınızda, hepsi bir şeyler söyleyecek size. yönünüzü göstermeye çalışacak kimi, kimi tuhaf şeyler anlatacak, çok sonra anlayacaksınız ki saçma sapan. çok başka şeyler de öğreneceksiniz ordan burdan, hangisi iyi hangisi kötü kendiniz seçeceksiniz, ama her koşulda kafanız karışacak.
bir sürü akrabanız olacak ister istemez, kimi uzaktan sevecek sizi, kimi tuzaklar serecek öpücükleriyle yanaklarınızın altına, anladığınızda kanınız beyninizde toplanacak, sakin olun, kapatın gözlerinizi, biraz uzanın, kalktığınızda hepsi yok olacak.
belki patronlarınız ya da ortaklarınız olacak, belki çalışanlarınız, meslektaşlarınız. ortak çıkarlarınız da olacak hepsiyle, ama çakıştığında birbirleri ile, gürüldeyen göklerdeki ışıklara bakarken gözleriniz kararacak ne olduğunu anlamadan.
sevgilileriniz de olacak elbet, ben ne hissedeceğim acaba o zaman, küçüklü büyüklü aşklarınız olacak, dünyanızı durduracak bir zaman olan biten. ama her seferinde bir şekilde, kalbiniz derler ama neresidir aslında tam bilemem, paramparça olacak, ruhunuz bir süreliğine sizden uzaklaşacak.

bir bakıma şanslısınız, buraya gelir gelmez bir kardeşiniz olacak, kafanıza vuran, etinizi sıkan ara sıra, tabaktaki son kocaman çileği kapacak. arabada ön koltuğa diğerinizden önce oturacak yaşınız geldiğinde, oyuncağınızı elinizden alıp ağlatacak, her şeyinize ortak çıkacak bir kardeşiniz. iyi kötü güzel çirkin ne varsa paylaşmayı anlayacak, anlatacak, ne yaparsa darılmayın, yere en sert düşüşünüzde elinizi o tutacak.

babanız olacak, siz görmeden ağlayacak sizi düşünüp, ilk ağlayışınızdan itibaren her sıkıntınızda, ilk gülüşünüzden itibaren her mutlu anınızda. alnınızda kader gibi babanız, ne yapsanız kaçamazsınız ondan, genlerinizin vücudunuzun ruhunuzun birazı babanız, ne yapsanız atamazsınız. atmayın, ne yaparsa tutun zaten, hatalar yapacak, kızmayın, siz hep en çok en iyi en doğru o biliyor zannedeceksiniz belki ama diyorum ya, bir halt bildiği yok aslında. ama yine de olasıdır: hayatta en çok ondan öğreneceksiniz neyi nasıl yapacağınızı, hatta daha çok, neyi nasıl yapmayacağınızı. peşinden gitmeye çalışırken bunu istemediğini, düşüneceksiniz, sizi anlamadığını sıkça... diyorum ya anlamıyor zaten hiçbir şeyi, ama hayatta en çok o anlatacak size düşündüklerini, ne istediğinizi seçmeyi size bırakmaya çalışacak, elinizi tutamasa da zaman zaman, uzakta kalsa da bedeni, veya zihni, aslında peşini hiç bırakmamanıza çabalayacak, uykuları kaçacak, haberiniz bile olmayacak belki, sizden gizli bütün hikayelerinizi bir kenara o yazacak.

anneniz evlatlarım, zaten aylardır anneniz.

ben daha duymazken atışını kalbinizin, onun içinde yankısı vardı çoktan. ben ilk defa görürken küçük kollarınızın hareketlerini, çoktan içinde sancısı. yanıma gelmeden çok önce attınız kapağı yumuşak karnına, üçünüz yaşadıkça sizsiniz artık onun yumuşak karnı.

anneniz oldu bile çocuklar, hep olacak, yüzü neşenizde rengarenk çiçek bahçesi, üzüntünüzde gürül gürül nehirlere yatak. en çok onun içi siz gülünce içine sığmayacak, ağlayınca sızlayacak, yanacak. belki çocuklarınız olacak sizin de, taşırken, doğarlarken, bir bakacaksınız ki tatlı heyecanınız gözlerinde, derin sancınız içinde; yeniden doğuruyor sizi her seferinde. birer ömrümüz var işte, uzun olsun sizinkiler canlarım, güzel olsun, oldukça ömrünüz, bugün gibi içinde kalacaksınız, hiç unutmayın e mi, her nefesinizde ve her damla yaşta gözlerinizdeki, onu arayacaksınız. arkadaşlarınızı, aşklarınızı, hatta kardeşinizi,babanızı kaybetseniz gözden, annenizi ne zaman isterseniz yanınızda içinizde bulacaksınız.

geliyorsunuz işte hayatımın en güzel varlıkları, aklım ali, fikrim elif, bir koca mavi deniz. korkuyorum beni yutacaksınız, geliyorsunuz, sevincim iliklerimde. yarın gözlerime bakacaksınız, bir umudum sizde; içimde ne varsa sevmediğim, ne kaldıysa tarihimden iltihap yüzümün üzerinde, ne biriktirdiysem kırık dökük canıma batan, dalga dalga boğacaksınız, istediğim başka bir şey yok; belki siz sonunda, bütün büyüleri bozacaksınız!

bak buraya

Related Posts with Thumbnails